İnsan Hakları için Üretenler #1 | İsmail Hakkı Koçak ile Röportaj
Kısaca haklıyız projesi kapsamında İnsan Hakları için üretenler serisiyle farklı araçlarla insan haklarını konuşan, insan hakları konusunda düşünmeye iten kişi ve kurumlarla görüşüyoruz. Serinin ilk ilham röportajı 220 kısa filmiyle 14. AB İnsan Hakları Kısa Film Yarışması’nda ikinci olan İsmail Hakkı Koçak. İsmail ile bireysel bir hikayeden çıkan, çocuk işçiliğini işleyen, bizi çocuk işçiliğiyle baş başa bırakan 220 filmi, bir insan hakları aracı olarak kısa filmler ve filmlerin insan hakları savunuculuğu için önemini konuştuk. Tekrardan, röportaj isteğimizi kabul ettiği ve açıkça paylaştığı için teşekkür ederiz
220 kısa filminin çıkış noktası neydi? Bu hikâyeyi anlatma ihtiyacı nereden doğdu?
Bu hikâyenin çıkış noktası aslında çok kişisel bir yerden doğdu. Çorlu’da bir süre yaşadım; fabrikaların bol olduğu her şehir gibi sanayileşmenin, üretim baskısının ve taşeron sisteminin hayatın her hücresine sindiği bir kent. Özellikle sanayi bölgelerinde, hem büyüklerin hem de çocukların emekle kurduğu ilişkiyi yakından gözlemleme şansım oldu. Bu gözlemlerden beni en çok etkileyen şey, çocukların ağır iş kollarında, hayatlarının en oyun dolu, en meraklı dönemlerinde çalışmak zorunda kalmaları, bırakılmalarıydı. O çocuklar okulda olması, kitapla kalemle zaman geçirmesi gereken yaşlardaydı; ama iş güvenliğinden, sağlıktan yoksun ortamlarda mesai kavramıyla tanışıyorlardı. Bu, hiçbir şekilde kabul edilebilir bir şey değil. Lise dönemimde yaz tatillerinde arkadaşlarımla birlikte birçok taşeron şirkette ve fabrikada 2-3 günlük işlerde çalıştık. Açıkçası biz geçinmek zorunda olduğumuz için değil, biraz büyük görünmek, kendi paramızı kazanmak, ailemize kendimizi kanıtlamak sonra belki kazancımızla tatil yapmak gibi motivasyonlarla bu işleri yapıyorduk. Ailelerimizin maddi durumu yerindeydi, bu yüzden o işlerde daha rahat, kovulmaktan korkmadan, hatta çoğu zaman formenlerle, şeflerle, taşeronlarla açık açık tartışarak çalışabiliyorduk.
Yine böyle bir işte, ara ara gittiğimiz bir lojistik deposundayken bir gün öğle yemeğimizi bir türlü yiyememiştik. Sürekli gelen tırdan malzeme indiriyor, giden tıra malzeme yüklüyorduk. En sonunda, kısa bir boşlukta, yanında çalıştığımız adamlardan biri “Tır yanaşana kadar yemeğinizi yiyin bakalım siz de!” dedi. Hemen mutfağa girdik, yemeklere saldırdık. Ama tam o sırada tır sesini duymaya başladık: Dııtt, dııtt, dıııtt… O an göz göze geldik. Ve herkes hızla yemeye devam etti. Öğrenmiştik çünkü: Tır yanaşmaya başladıysa iş yeniden başlıyordu.
Bu sahne uzun süre aklımdan çıkmadı. İstanbul’a taşındıktan sonra, farklı bir hayat temposuna geçince bile, sık sık bu anı düşündüm. Her seferinde aynı soruyu sordum kendime: “Bizim yerimizde çocuklar olsaydı orada?” Çünkü zaten vardı. Şehrin hemen her yerinde çalışan çocuklar görebiliyorduk.
220, işte bu sorunun içinde büyüyen bir film oldu.
220, çocuk işçiliğini hiç romantize etmeden, sanki duvardaki bir kameradan izliyormuşuz gibi anlatıyor, neden böyle çekmek istedin?
Bu soruyu görüntü yönetmenim Burak Artıksuer’le birlikte cevapladık. Filmi izleyiciyle birebir bırakmak, bizim için çok bilinçli bir tercihti. Oyuncuların daha öznel kalmalarını, kendi iç dünyalarıyla doğrudan bir temas kurmalarını istedik. Kamera ile oyuncu arasına, hikâyenin dünyasının dışında başka bir etkenin girmemesine özellikle özen gösterdik. Çünkü bu, o gerçekliğe biraz daha yaklaşmanın yoluydu.
Bizim için bu mesafe, neyin doğru olduğunu söylemekten çok, bir durumu izleyiciye olduğu gibi sunmakla ilgiliydi. Yani biz o çocukların yerine konuşmaya çalışmadık; tam tersine, onların yanında bir an durmaya niyet ettik. Kamerayı sabitlemek, müdahale etmeyen bir göz gibi yerleştirmek de bu tavrın bir parçasıydı.
Bir kısa filmle toplumsal bir sorunu görünür kılmak, sana göre bir fark yaratabilir mi? Nereden başlamak gerekir?
Ben yıllar önce İtalya yapımı Bisiklet Hırsızları (Ladri di biciclette, Yönetmen Vittorio De Sica, 1948) filmini izlemiştim. O zamanlar sadece etkilenmiştim, ancak hikayenin tam nerede olduğunu anlayamamıştım. Yıllar sonra benzer bir sahneye gerçek hayatta denk geldim; film sayesinde yaşananların önünü ve ardını daha iyi görebildim, fark edebildim. İşte o zaman hikayenin orada, “gerçek” olanda olduğunu anladım.
Kısa ya da uzun metraj bir filmle toplumsal bir sorun anlatılacaksa, bence başlangıçta önemli olan hayatımızda sıkça gözümüzden kaçan, alıştığımız için fark etmediğimiz şeylere yeniden bakabilmek; anlatmadan önce anlayabilmek.
Fark yaratmaya gelince, evet; kısa film bu konuda güçlü bir araç. Büyük ve karmaşık konuları basit, etkili anlara indirger. İzleyici sadece izlemekle kalmaz, o sorunu kendi hayatının parçası gibi hisseder. Değişim böyle başlar: fark etmek, anlamak ve düşünmek.
Film, üzücü ama bir o kadar da gerçek bir hikaye anlatıyor. Bu kısa filmi izleyen insanlar filmden neyi düşünerek, nasıl duygularla ayrılsın?
220’yi yaparken öncelikli amacım doğrudan bir farkındalık yaratmak değildi; daha çok o anın, o çocukların hikayesini müdahale etmeden, kendi doğal akışında aktarmaktı. Ancak şimdi geriye dönüp baktığımda, filmin izleyicide mutlaka bir tür farkındalık uyandırdığını hissediyorum. En azından gösterimlerimizde bunu açıkça görebildik.
İzleyicinin filmden ayrılırken içinde bir soru, bir duraklama ya da küçük bir sarsıntı hissetmesini isterim. Özellikle o duraklama anını. Çünkü günümüzde algımız ve farkındalığımız giderek azalıyor; bu yüzden bir an durup düşünmek çok önemli. Biz, onların yerine konuşmaktan çok, onların yanında bir an durmaya çalıştık. Özetle, bu aslında onların yanında durmak, anlamaya çalışmak.